Kasım 06

Tosun Terzioğlu Röportajı

 

Merhaba Hocam, ilk sorumuz şöyle: Türkiye gençliğini ve bu bağlamda Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

T.T: Şimdi, Türkiye bir değişim süreci içerisine girdi her şeyiyle birlikte. Bu, tabii ki zaman zaman büyük sancıları da beraberinde getiriyor. Ben bunu biraz şuna benzetiyorum; geçen gün zoolog bir arkadaşımla konuşmuştuk:

Yaz başlarında yılanlar kabuk değiştirir; Yani Türkiye’yi yılana benzetmiyorum ama… Yılanın kabuk değiştirmesi yılan için çok korkulacak bir zamanmış.  Bir kere, eski kabuğunu atmak istiyor ki bu, oldukça sancılı bir şey. Ama yılanda hep şu endişe olurmuş: Yeni kabuğum yeteri kadar çıktı mı, beni koruyacak mı? Bu yüzden de, genellikle kabuğunu değiştirdikten hemen sonra bir yerlere sığınırmış, yeni kabuğundan emin olmak için.Yani kolay değil o değişimi yaşamak. Şimdi bir de toplum olarak baktığınız zaman; toplumda  başka cereyanlar da var. Toplumun bir kısmı değişimi, açıkça kendi çıkarlarına dokunduğu için, hiç istemeyebilir ki gayet doğaldır bu. Bir kısmı, gelecekten korkar; yani bu değişim sonucunda gelecek onu veya onun gibi düşünenleri korumasız bırakır diye korkar. Bir kısmın da alışkanlıklarıdır değiştirilmek istenenler, “ Şimdiki durum o kadar iyi değil ama idare ediyorduk, alıştık biz buna; şimdi ne diye yeni bir şekilde, farklı düşünmesini, farklı çalışmasını öğreneceğim?” diye düşünür. Kolay değil, hiç kolay değil… Burada değişimi ve Türkiye’yi zora sokan birkaç faktör var. Bu sadece “Avrupa Birliği’ne üye olsun, olmasın” meselesi de değil. Örneğin, 11 Eylül’ün dünyaya etkisi ve Türkiye’ye etkisi var; gündeme gelen medeniyetler çatışması var, bunu da unutmamak lazım. Öbür taraftan Türkiye, insanların akl-ı seliminin fevkalade ağırlık taşıdığı bir ülke bana göre. Bizde bazen seçkinler halkımızın cahil olduğundan bahsederler; “Okuma yazma oranı şöyle, üniversiteye gitme oranı böyle…” gibi örnekler verirler. Bütün bunlar doğru olabilir, yanlış da değil. Ama bana göre; Türkiye’deki insanların, neredeyse tarihten gelmiş, genlerine işlemiş bir akl-ı selim halleri var. Bu akl-ı selimlilik, bence birinci güvence ve Türkiye’nin demokrasi ile idare edilmesinde de bu özellik rol oynuyor.

 

Bir de hep şunu düşünmemiz lazım: Türkiye bir dünyada yer alıyor; “Dünya bir tarafa, Türkiye bir tarafa.” diyemeyiz. Türkiye, dünyada olup bitenlerden etkileniyor... ama kesinlikle dünyayı da gittikçe daha çok etkiliyor; bu oldukça açık. Onun için, ben Türkiye’nin geleceğini çok çok daha iyi görüyorum şimdikinden. Daha iyi olacağına eminim, ama sıkıntılı ve sancılı bir dönemden geçeceğiz. Kimimiz bir takım şeylerden -haklı veya haksız- korkacak, kimimizin çıkarı veya yaşama biçimi değişecek, değişmek zorunda kalacak; bu da kaçınılmaz.

Peki Hocam, Sabancılıları ve Sabancı mezunlarının konumunu, Türkiye’de ve dünyada, öncelikle sosyal anlamda sonra da profesyonel anlamda nasıl görüyorsunuz?

 

T.T:  Ben şundan çok mutluyum: 97’de, 98’de ve 99’un ilk başında, burdaki çekirdek akademik kadro olarak bir takım tasarımlar yaptık; akademik program tasarımları, ders tasarımları... Bunların hepsi kağıt üzerinde gayet güzel gözüken, çok farklı modellerdi ve Türkiye’de tuttu. Şunu çok iyi hatırlarım: YÖK’e bu modelimizle izin almak için başvurduktan sonra iki defa çağırıldık. Bize şöyle denildi: “Hangi programı seçeceğini öğrenciye bırakmak asla olmaz. Çünkü herkes mühendislik ister, mühendislikte de herkes bilgisayar ya da elektronik ister. Yapamazsınız bunu, gelecek sene vazgeçeceksiniz.” Öyle olmadı… Yani biz öğrencimize bilgili ve bilinçli olarak seçme özgürlüğünü verdiğimiz zaman, onlar da gerçekten sorumlu ve bilinçli olarak  kullandılar bunu. Türkiye’de hiç olmayacak gibi gözüken şey, pek ala da oldu. Öğrencimizin ne olmak istediği bizim için önemli. Ne olmak istediğini ne yapmak istediğini kendisi biliyor mu, yani nedenleri sağlam mı? Hani “Ben ekonomi okuyorum; çünkü şunu şunu yapmak istiyorum, şundan dolayı ekonomiyi seviyorum.” diyebilmeli. Bu bilinçli seçime bizim saygı duymamız lazım; bu çok önemli. Sonrasında ne yapmak istiyor? Çalışmak mı istiyor, doktora yapmak mı istiyor, şirket kurmak mı istiyor? Bütün bunların hepsi, bence öğrenci istediği takdirde eşit derecede önemlidir. Yani “Doktora yapanlar yapmayanlardan daha yüksektedir.” diye bir iddia söz konusu olmamalı. Doktora yapmak istemeyebilir, çalışmak isteyebilir, şirket kurmak isteyebilir.... yani öğrencinin yapmak istediğini yapabilmesi çok önemli. Bunu da genelde becerebildiklerini görüyorum.

 

Bunun haricinde, Sabancı'lı bir öğrencinin, öğrendiği bilgiyi burada yapabildiği projelerde bizzat kullanabilmesi büyük fark yaratıyor. Yoksa “öteki üniversiteler kötü ders veriyor, biz iyi ders veriyoruz” değil. Gayet iyi eğitim veren başka üniversiteler de var. Devlette de var, vakıfta da var. Burada doğrudan pratiğe yönelik bir eğitim anlayışı olması, Sabancı'lı öğrencilerin yurt dışındaki üniversitelerde de daha çok tercih edilmesine sebep oluyor.

 

Üniversite kurulurken öğrencilere kazandırmak istediğiniz özellikleri şu anki öğrencilerde ne ölçüde gözlemliyorsunuz? Bir diğer deyişle Sabancı'lıları eleştirdiğiniz, eksik gördüğünüz noktalar var mı?

 

Var.. kesinlikle var. Şimdi, kesinlikle unutmamamız gereken bir nokta var: hepiniz Türkiye’nin değişik bölgelerinden geliyorsunuz. Oralardaki arkadaşlarınızdan, ailenizden, yakın çevrenizden edindiğiniz altyapılar, alışkanlıklar var. Etkilendiğiniz birtakım alışkanlıkları atmanız, değiştirmeniz kolay olmuyor. Bazen de değiştiremiyorsunuz, atamıyorsunuz. Mesela, ben –artık azaldığını bilsem de- şunu görüyorum: hala üniversitede, öğrencilerle öğretim üyeleri arasında ilan edilmemiş gerilla harbi var. Kim kimi kandıracak harbi: “Ben öğretim üyesi olarak fazla öğrenciyi sınıfta bırakacağım, başarılı hoca olacağım; ya da zor hoca olarak adım çıkacak, marifet olacak…” Veya tersine “Ben hocamı kandıracağım, hak etmediğim notu alacağım...” Yani “Sistemi ben kandırdım.” veya “Yazdığımı adres göstererek yurt odası aldım.” Halbuki bu oyunlar o kadar belirgin ki... Ben bunlardan vazgeçilmesini umardım açıkçası ama tabi çevrenin de etkisi var onu biliyorum.

 

Yani geçmişten gelen sistemle barışık olmama gibi bir durum mu var?

Var, evet var.

 

Matematiğin ve diğer profesyonel işlerinizin dışında, ilgilendiğiniz hobilerden, uğraştığınız işlerden bahsedebilir misiniz?

 

Kitap okumayı severim genellikle, vaktim olduğu zamanlar; bahçede ufak ufak birşeyler yaparım; yazın denizle daha fazla ilgilenirim... mavi yolculuk türü küçük teknelerle açılmak veya balığa çıkma falan... bunlar sevdiğim şeyler.

 

Örneğin; üniversitede Halil Berktay’la verdiğiniz bir ders var: “Men, ships and sea.” Bu alana ne zaman ilgi duydunuz, denizcilikle fiili olarak uğraştınız mı hiç?

 

Ben liseyi bitirirken ne yapmak istediğini bilmeyenlerdendim. Üç şey düşünüyordum: matematik, arkeoloji veya tarih ve gemi mühendisliği. Üniversitemi de öyle seçtim ki bunlardan birine girersem, ötekine geçiş yapabilecektim. Matematiği seçtim; benim babam da matematikçiydi. “Ben matematikçi olacağım.” dediğim zaman lisenin bitmesine 1 ay kadar kalmıştı. Babam “Emin misin?” dedi, “Eminim” dedim... biraz yalan söyledim. Çok emin falan değildim açıkçası, onu itiraf etmek lazım. Ama ilk seneden sonra sevdim matematiği, orada aldım. Gemi mühendisliği de deniz olduğu için aklımdaymış, mühendislik pek becerebileceğim bir iş değilmiş ama hala gemilere merakım vardır. Mesela Tuzla’da bir tersane var, sahibini çok iyi tanıyorum, sahil koruma botları yapıyor. Bir tekneyi deneyecek olursa beni de çağırıyor, vaktim olursa gidiyorum.

 

Kampuste bisiklete biniyor olmanız öğrenciler tarafından çok seviliyor fakat son zamanlarda neden daha az bindiğiniz de merak konusu…

 

Evet, kışın biraz zor oluyor tabii bir de bu aralar vaktim pek fazla olmuyor.

 

Sabancı Üniversitesi resmi kuruluşundan bu yana ilk 10 yılı geride bıraktı. Ve geçen sene, ilki 1995’te yapılan arama konferansı yinelendi. Gelecek 10 yıl için, bir dünya üniversitesi olmayı amaçlayan Sabancı Üniversitesi’nin ajandasında neler var?

 

Arama konferansından önce kendi aramızda toplandık, arama konferansı yapıldı. Daha 2 hafta önce uluslararası danışma kurulumuza arama konferansının sonuçlarını sunduk, mitevelli heyetimizle görüştük. Böyle adım adım gidiyoruz, yeni bir strateji oluşturuyoruz tekrar. Program seçme özgürlüğü gibi yarattığımız değerleri koruyarak yeni değerler de yaratmaya çalışıyoruz. Mesela, biz istiyoruz ki daha çok yabancı öğrenci olsun üniversitede. Bu olayın lisans seviyesinde olmasının zorluklarının farkındayız, giriş sistemlerinin farklılığı dolayısıyla fakat lisansüstü seviyesinde epey bir artış yaşadık. Erasmus-Socrates programı oldukça iyi gidiyor, daha da geliştirmek istiyoruz. Bunların haricinde, bizim hep ilişkide olduğumuz üniversiteler genellikle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde... Başka coğrafyalara bakalım diyoruz; mesela Hong Kong, Singapur gibi. Çünkü Türkiye’nin modernleşme tarihine bakarsak; hatta 19. yüzyıldan da geriye gidersek, Türkiye’nin imparatorluktan cumhuriyete geçiş sancıları yaşayan bir ülke olduğunu görürüz. Bu sancıların getirdiği birtakım sorunsallar var; “geleneklerimizi ne kadar koruyacağız, geleneklerimizin hepsi kötü mü acaba, gelişmemize engel mi oluyor?” sorunsalları gibi… Aslında aynı soruları Çinliler de soruyor, Hintliler de soruyor, Japonlar da soruyor. Batı dışında; Avrupa ve Amerika dışında başka yerler de var... Yani Japonya bugün batı mı doğu mu? Endüstriyel verimliliğe baktığınız zaman, Amerika bile rekabet edemiyor Japonya’yla. Ama Japonya cok ilginçtir ki bir takım geleneklerini, verimli olmasa da, ısrarla koruyor.  Bunu neden yapıyorlar? Oralara da bakmamız, oraları da görmemiz lazım bence.

 

Burada, geçenlerde yaşadığımız bir deneyimi anlatmak istiyorum: 12 Ekim'de buraya Hong Kong 'dan bir üniversitenin rektörü gelecekti, adamı tanımıyorduk.Mesleği de biyomedikal mühendisliği. Tam onu beklerken, internetten Orhan Pamuğun Nobel ödülü aldığını öğrendik; kendi aramızda konuşuyorduk heyecanla... Sonra rektör geldi, birimiz anlatmak zorunda kaldı çünkü kendi içimizde Türkçe konuşmaya başlamıştık. Dedik ki “Bir Türk yazarı Nobel kazandı, biraz önce öğrendik.”, “Orhan Pamuk değil mi?” dedi, ismini de gayet doğru söyledi. “Nerden biliyorsunuz ?” “Ben Orhan Pamuk’u tanırım.” dedi. “Bizim üniversitemize de davet ettim ama gelemedi konuşma yapmaya.” dedi. “Herhalde bundan sonra da çok zor, Nobel aldığına göre… Orhan Pamuk, benim bildiğim kadarıyla Hong Kong’ta, Japonya'da ve Hindistan'da çok okunan bir yazar.” dedi. “Neden?” “Çünkü doğu-batı çatışması ve değerler sentezi sadece size özgü bir şey değil. Türkçe yazıyor ama o yazdığı temalar, ortaya koyduğu çatışmalar ve o çatışmalardan ortaya çıkan sonuçlar, iyi-kötü sentezleri Hong Kong'u da Hong Kong’taki aydınları da çok ilgilendiriyor.” dedi. Bu bakımdan, bakış açımızı sadece Avrupalı yapmamalıyız. Çünkü başka taraflarla da benzerliklerimiz var; başka tarafların da benzer problemleri var.

O zaman, Sabancı Üniversitesi küresel ve yeni bir misyon yükleniyor diyebilir miyiz?

-Evet, daha küresel olmak durumunda...Bu bağlamda innovasyon kültürüne; yani yenileşme kültürüne öncülük etmeliyiz.Çünkü biz biliyoruz ki: örneğin 15 yıl önce düşünemediğimiz miktarda ihracat yapıyoruz, Türk sanayiisi bir verimliliği yakaladı ki bu çok güzel. Ama, öngörmedigimiz bir sekilde ihracat yapıyoruz; yani bu cari acık dediğimiz sey var, yeteri kadar tasarruf yapamıyoruz çünkü yeteri kadar para kazanamıyoruz, yeteri kadar iş yaratamıyoruz. Dolayısıyla teknolojik yenileşme, yeni ürünler, yeni üretim süreçleri geliştirmek  gerekli..Bu kültürün sadece Sabancı Üniversitesi’nde değil, Türkiye içinde de yayılması için öncü rol oynuyor olmamız lazım; buna başladık da zaten... Bu, Türkiye için çok çok önemli. Eğer, Türkiye bugün ihraç ettiğimizin iki katı kadar ihraç edecekse ve cari açığını bu şekilde kapatacaksa bunu yapmak zorunda. Çok daha farklı ürünleri, üretim süreçlerini kendisi bulmak zorunda; çünkü bilgi çağı dediğimiz şey bu! Genelde, Türk sanayii, başkasının bilgisini cok iyi kullanmayı öğrendi. Buna rağmen, benim biraz önce bahsettiğim tersane gibi, kendi bilgisini çok iyi kullanan, kendi yarattığı teknolojiyi kullanan yerler de var. Görüyoruz ki;  kendi yarattığı teknolojiyi kullanan, bunu kültürüne yerleştiren şirketler fevkalade başarılı oluyor. Rekabet de esas olarak burada, ve giderek de burada olacak (!)

Mesela,  Türkiye asla Çin’i bir ucuz emek cenneti olarak görüp taklit etmeye çalışmamalı. “Halkımızın bir kısmı fakir kalacak, ben onun sırtından para kazanacağım” demek marifet değil.Bizim modelimiz innovasyon olmalı. Bu da Sabancı Üniversitesi’nin misyonlarından birisi olmalı.

 

Son olarak; SUMED’in hazırladığı bu ilk bültende, mezunlara iletmek istediğiniz bir mesajınız  var mı?

 

İletmek istediğim mesaj şu : Mezun olup gittikten sonra, üniversiteyle ilişkileri başka bir bağlamda mutlaka devam etmek durumunda. Çünkü bu üniversitenin gittikçe başarılı olması, onların diplomalarındaki Sabancı Üniversitesi mühürünün değerini artırıyor ; onların başarısı da bizim değerimizi arttırıyor tabii.  Şöyle diyebilmeliyiz; şu mezunumuz şu oldu, bu mezunumuz bu oldu; bunu yaptı... Dolayısıyla o birliktelik, bir hayat boyu sürecek olan bir birliktelik..

 

Aile bağları gibi...

 

Evet, aynen öyle!

 

 

Röportaj: Ece Gülsen & Aybek Andican (Okyanus Yayın Kulübü)